8 Mart 2012 Perşembe

Önsöz

İlk baskısı 2001 yılında yapılan bu kitapta yer alan koşulların ve bilgilerin bir kısmı, geçen süre içerisinde bazı değişikliklere uğramıştır. Ancak, dünyanın dört bir yanında eziyete uğrayan, baskı gören, şehit edilen, sakat bırakılan, evlerini terk etmek zorunda kalan Müslümanlar olduğu gerçeği değişmemiştir. Kitabın bu baskısı yapılırken de, bu gerçek göz önünde bulundurularak bazı bilgiler güncellenmiş, ancak belirli bir döneme has olmayan, bu eseri okuyan herkesin vicdanına hitap eden ve her Müslümanın üzerindeki sorumluluğu hatırlatan bölümler aynen muhafaza edilmiştir.
Kitabın ilerleyen sayfalarında detaylarıyla anlatılan İslam dünyasının büyük kısmının içinde bulunduğu durum, kuşkusuz tüm vicdan sahibi insanları rahatsız etmektedir. Ancak insanların büyük kısmı, televizyonda seyrettikleri, gazetelerde okudukları, internet aracılığıyla ulaştıkları bu bilgileri kısa sürede unutmakta, hiçbir suçu olmayan mazlum insanların acımasızca öldürülüşünü, çocukların katledilmesini, evlerin yakılıp yıkılmasını, pek çoğunun mülteci kamplarında yokluk içinde yaşamaya terk edilmelerini unutarak kendi işlerine dalmaktadır. Bir kısım insanlar da zaman zaman bu acılardan duydukları rahatsızlığı dile getirmekte, belki saatlerce bu konu üzerinde konuşmakta, hatta yazılar yazmakta ancak iş bu acıları ortadan kaldıracak bir çözüm oluşturmaya geldiğinde geri çekilmektedirler. Bir kısım insanlar ise çözümü çok yanlış yollarda aramakta, Kuran ahlakına ve Peygamberimiz (sav)'in sünnetine hiç uygun olmadığı halde, şiddetle ve terörle çözüme ulaşacaklarını zannetmektedirler.
Oysa Allah Kuran'da ve Peygamber Efendimiz (sav)’in hadislerinde Müslümanlara kurtuluş yolunu açıkça bildirmiştir. Bu yol, tüm Müslüman aleminin kardeş olduklarının bilinciyle birlik olması ve Türk İslam Birliği'nin hemen kurulmasıdır.

Türk İslam Birliği akan kanı durduracak çözümdür

İslam ahlakının özünde birlik vardır. Allah Kuran'da "... Eğer siz bunu yapmazsanız (birbirinize yardım etmez ve dost olmazsanız) yeryüzünde bir fitne ve büyük bir bozgunculuk (fesat) olur." (Enfal Suresi, 73) ayetiyle yeryüzünde bozgunculuğun son bulması için iman edenlerin birbirleriyle dost olmaları, ittifak etmeleri, birlik ve beraberlik içinde olmaları gerektiğini bildirmiştir. Tüm Müslümanlar bu emre uymakla sorumludurlar. Türk İslam dünyasının bu birliği istemesi lazımdır. Birlik istemeyen ayrılık istiyor demektir ve ayrılığın Türk İslam dünyasına hiçbir faydası yoktur. Müslümanların gücü, kuvveti ve menfaati birliktedir. Kitabın ilerleyen sayfalarında detaylarıyla görüleceği üzere, Müslüman aleminin bir kısmında acılar sadece dış dünyadan kaynaklanmamakta, farklı etnik kökenler, farklı mezhepler, farklı kültürlerden Müslümanlar arasında da -Kuran ahlakına tamamen aykırı olarak- çatışmalar yaşanmaktadır. Allah'ı bir, dini bir, Kitab'ı bir, Peygamberi bir olan ve Allah'ın emriyle kardeş olmaları gereken Müslümanların birbirleriyle çatışıyor olması hiç şüphesiz üzerinde önemle düşünülmesi gereken bir durumdur. Çünkü Kuran'a göre müminlerin birlik olmaları farzdır. Ayetlerde şöyle buyrulur:
Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp-ısındırdı ve siz O'nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah, size ayetlerini böyle açıklar.  (Al-i İmran Suresi, 103)
Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup-düzeltin ve Allah'tan korkup-sakının; umulur ki esirgenirsiniz. (Hucurat Suresi, 10)
Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir. (Enfal Suresi, 46)
İnkar edenler birbirlerinin velileridir. Eğer siz bunu yapmazsanız (birbirinize yardım etmez ve dost olmazsanız) yeryüzünde bir fitne ve büyük bir bozgunculuk (fesat) olur. (Enfal Suresi, 73)
Ve haklarına tecavüz edildiği zaman, birlik olup karşı koyanlardır. (Şura Suresi, 39)
Şüphesiz Allah, Kendi yolunda, sanki birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak cehd edenleri (mücadele edenleri) sever. (Saff Suresi, 4)
Burada Müslümanların birlik olmasıyla ilgili olarak sadece birkaç ayete yer verilmiştir. Bu ayetlerden ve Kuran'ın genelinden açıkça anlaşıldığı gibi;
•    Müslümanların birlik olmaları,
•    Kardeşçe bir sevgi ve şefkatle birbirlerine bağlı olmaları,
•    Çekişip tartışmamaları,
•    Birbirlerinin velileri ve dostları olmaları,
•    Birbirlerini her koşulda koruyup kollamaları,
•    Birbirleriyle istişare halinde olmaları,
•    Birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi saf halinde inkara karşı ilmen mücadele etmeleri farzdır.
Bu durumda tüm bunların aksi bir tutum sergilemek, yani;
•    Birleştirici değil ayırıcı olmak,
•    Müslüman kardeşlerine sevgiyle ve şefkatle yaklaşmamak,
•    Müslüman kardeşlerine karşı affedici, koruyucu ve kollayıcı olmamak,
•    İnkara karşı verilen ilmi mücadelede Müslümanlarla kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlamamak haramdır.
Eğer İslam alemi güçlü, istikrarlı, müreffeh bir medeniyet olmak, dünyaya her alanda yön vermek ve ışık tutmak istiyorsa, birlik halinde hareket etmek zorundadır. Bu birliğin yokluğu, Müslüman ülkeler arasındaki ayrılık ve dağınıklık, İslam dünyasından ortak bir ses yükselmemesi, mazlum Müslüman halkları da savunmasız bırakmaktadır. Filistin'de, Keşmir'de, Doğu Türkistan'da, Moro'da ve daha pek çok yerde zavallı kadınlar, çocuklar ve yaşlılar ihtiyaç içinde zulümden kurtarılmayı beklemektedirler. Bu masum insanların sorumluluğu herkesten önce, İslam dünyasının üzerindedir. Müslümanlar, Peygamberimiz (sav)'in "Müslüman, Müslümana zulmetmez ve onu tehlikede bırakmaz" sözünü hatırlarından çıkarmamalıdırlar.
Dünya Müslümanlarının, güçlü ve aktif bir Türk İslam Birliği sağlayamamış olmaları, günümüzde yaşanan çeşitli sorunların temelinde yer alan önemli bir eksikliktir. Güçlü bir birlik sağlandığında bugün yaşanan sorunların benzerleriyle ya hiç karşılaşılmayacak ya da karşılaşılan tüm sorunlar tahmin edilenden çok daha kısa süre içinde çözüme kavuşturulacaktır.
İslam dünyasında farklı kültürler, gelenekler ve anlayışlar olması son derece doğaldır. Önemli olan, bu farklılıkların inanç birliği altında, çoğulcu bir dayanışma içinde toplanmasının sağlanmasıdır. Görüş, düşünce ve uygulama farklılıkları her toplum içinde karşılaşılan olağan durumlardır. İslam ahlakının gereği, tüm farklılıklara rağmen Müslümanların birbirlerinin kardeşleri oldukları gerçeğini unutmamalarıdır. Irkı, dili, vatanı, mezhebi ne olursa olsun tüm Müslümanlar kardeştirler. Bu nedenle İslam dünyası içindeki farklılıklar birer zenginlik olarak değerlendirilmeli, bunlar, Müslümanların birbirleri ile çekişmesine neden olan, onları ana konulardan uzaklaştırıp, acil ve önemli sorunlara tedbir alınmasını engelleyen çatışma ve ayrılık nedenlerine dönüşmemelidir.
Müslümanların birbirleri ile olan ilişkilerinde temel ölçü karşılarındaki kişinin ırkı, etnik kökeni, dili gibi özellikleri, sahip olduğu imkanları, makamı veya mevkisi değil, imanı ve güzel ahlakıdır. Samimi iman eden kişiler arasında sevgi, bir diğerinin Allah'tan korkup sakınmasına, Rabbimiz'e duyduğu içli sevgiye, yaptığı salih amellere, gösterdiği güzel ahlaka göre şekillenir. Eğer bir kişi hayatını Allah yolunda vakfetmiş olduğunu tüm tavır ve davranışları ile ispatlıyor, her anında Allah'ın rızasını ve rahmetini gözeterek güzel davranışlarda bulunuyorsa, müminler o kişiye karşı sevgi ve hürmet duyarlar. Bu kişinin derisinin rengini, ait olduğu milleti, maddi imkanlarını kıstas olarak değerlendirmezler, bunlar sevgilerinde olumlu ya da olumsuz bir etki yapmaz. Aynı kıstaslar, Müslüman toplumlar arasındaki ilişkilerde de geçerli olmalıdır. İki Müslüman toplum arasındaki ilişkinin özü, Kuran'da bildirildiği gibi olmalıdır.
Müslümanlar, birlikte hareket etmelerini engelleyen durumlar olduğunda şu sorular üzerinde düşünmelidirler:
"Bu konu, İslam ittifakını zedeleyecek kadar önemli mi?"
"Üzerinde uzlaşılması mümkün olmayan bir konu mu?"
"İnkarcı ideolojilere karşı fikri çalışma içinde olmak yerine, Müslüman bir diğer toplulukla uğraşmak makul mü?"
Bu sorulara vicdanına başvurarak cevap veren herkes, sonu gelmeyen çekişmelerden uzak durmanın ve Müslümanlar arasındaki Kuran ahlakına dayalı bu ittifakı korumanın öncelikli olduğunu görecektir.
İslam dünyası, ayrılıkları ve farklılıkları bir kenara bırakıp, tüm Müslümanların "kardeş" olduğu gerçeğini hatırlamalı ve bu manevi kardeşliğin getirdiği güzel ahlak ile tüm dünyaya örnek olmalıdır. İman edenlerin birbirleri ile kardeşliği, Yüce Allah'ın bir lütfu ve nimetidir. Samimi Müslümanlar bu nimet için Rabbimiz'e şükretmeli ve Allah'ın "dağılıp-ayrılmayın" emrini unutmamalıdırlar.

Peygamberimiz (sav)'in Gösterdiği Yola Uymak

Peygamberimiz (sav), içinde bulunduğumuz ahir zamanı çok detaylı olarak tarif etmiştir. Ahir zamanın en önemli özelliklerinden biri bu dönemde Müslümanların pek çok zorluk, sıkıntı ve acıyla karşılaşacak olmasıdır. Çünkü bu dönem, Peygamberimiz (sav)'in haber verdiği üzere, dinsizliğin yaygınlaşacağı, materyalist ve Darwinist ideolojilerin yoğun propagandasının yapılacağı, insanların büyük kısmının din ahlakından uzaklaşacağı, samimi olarak iman edenlerin sayıca çok az olacağı, Allah'ın açıkça inkar edileceği (Allah'ı tenzih ederiz), Irak, Afganistan gibi İslam ülkelerinin işgal edileceği, Beytül Makdis'de Müslümanların kuşatma altına alınacağı, pek çok İslam ülkesinde zalim idarecilerin halka zulüm edeceği, tüm dünyayı kargaşa ve terörün kaplayacağı, fitnelerden biri sona ererken diğerinin başlayacağı, masum insanların haksız yere öldürüleceği, kadınların ve çocukların dahi katledileceği, insanların korku ve dehşet içinde olacakları, tüm bunlara rağmen Müslümanların dağınık olacağı bir dönemdir. (Bu konuda daha detaylı bilgi için bkzwww.ahirzaman.net)
Ancak Peygamberimiz (sav), Müslümanları karşılaşacakları bu zorlukları çok detaylı anlatarak uyarırken, bu sıkıntılardan nasıl kurtulabileceklerinin çözümünü de göstermiştir. Ahir zamanda musibetlerin en şiddetlendiği dönemde Yüce Allah Hz. Mehdi (as)'ı göndererek İslam alemini ve tüm insanları her türlü zorluk ve sıkıntıdan kurtaracaktır. Hz. Mehdi (as), Peygamberimiz (sav)'in soyundan, hadislerde ve İslam alimlerinin açıklamalarında haber verildiği üzere Hicri 1400'de yani bu yüzyılda ortaya çıkacak, insanlığı içine düştüğü karanlıklardan aydınlığa ulaştıracak olan mübarek bir zattır. Resulullah (sav), Hz. Mehdi (as)'ın fiziksel özelliklerini, nasıl bir mücadele yürüteceğini, nereden çıkacağını, neler yapacağını çok detaylı olarak anlatmıştır. Hatta tüm bu konularda hayret uyandıracak kadar çok detay haber vermiştir. Buna göre, Hz. Mehdi (as), İstanbul'da görev yapacak, Darwinizm ve materyalizme karşı ilmi mücadele yürütecek, insanları din ahlakından uzaklaştıran bu fitneleri tam anlamıyla etkisiz hale getirecek, dağınık olan İslam alemini birleştirerek Türk İslam birliğini tesis edecek, her türlü haksızlığa ve adaletsizliğe son verecek, insanların maddi ve manevi yönden müthiş zenginleşmesine ve gelişmesine vesile olacak, Hz. İsa (as)'la birlikte İslam ahlakını tüm yeryüzüne hakim kılacaktır. Allah'ın Hadi (hidayet veren) sıfatının yeryüzünde tam anlamıyla tecelli ettiği, insanların Allah'ın emrettiği güzel ahlakı mükemmel şekilde yaşadığı, her yeri bolluk ve bereketin kapladığı, mutluluk, neşe ve sevincin hakim olduğu, Asrı Saadet döneminin bir benzerinin tüm dünya çapında yaşanacağı bir döneme vesile olacaktır. (Daha detaylı bilgi için bkz www.hazretimehdi.com)
Dolayısıyla bugün İslam aleminin genelinde yaşanan acılar, dünyanın dört bir yanındaki kargaşa ve fitne bu mübarek zatın gelişinin bir habercisi niteliğindedir. Peygamberimiz (sav)'in Hz. Mehdi (as)'ın ortaya çıkış alametleri olarak haber verdiği yüzlerce olayın her biri, Hicri 1400 yılı itibariyle arka arkaya gerçekleşmiştir. Tam Peygamber Efendimiz (sav)'in haber verdiği şekilde Fırat'ın suyu kesilmiş; İran-Irak Savaşı yaşanmış; Kabe'de kanlı baskın olmuş; Ramazan Ayı'nda 15 gün arayla Ay ve Güneş tutulmaları olmuş; Afganistan işgal edilmiş; Irak işgal edilmiş; Bağdat alevlerle kuşatılmış; Halley Kuyruklu Yıldızı çıkmış; Irak'ın Kuveyt'i işgali sırasında petrol kuyularının ateşe verilmesiyle Doğu'dan bir ateş görülmüş; 11 Eylül'de Amerika'daki ikiz kulelerin saldırıya uğramasıyla tozlu, dumanlı, karanlık bir fitne zuhur etmiş; Şam ve Mısır melikleri öldürülmüş; Azerbaycan işgal edilmiş; iki kuyruklu, diğer yıldızların ters yönünde hareket eden Lulin kuyruklu yıldızı görülmüş ve daha bu şekilde yüzlerce alamet tahakkuk etmiştir. Tüm bu yaşananlar Hz. Mehdi (as)'ın çağında olduğumuzun delillerindendir.
Peygamberimiz (sav) tarafından müjdelenen bu kutlu çağın içinde olup, Hz. Mehdi (as)'ı aramamak, O'nun öncüsü olarak İslam aleminin birliği, beraberliği, kurtuluşu için gayret göstermemek Peygamberimiz (sav)'e tabi olmuş samimi bir Müslüman için kabul edilir bir durum değildir. Tüm İslam alemi Hz. Mehdi (as) çağında olmanın şevki ve heyecanıyla birlik olmalı, Hz. Mehdi (as)'ı arayıp bulmalı, O'nun vesilesiyle dünyanın huzura, barışa ve esenliğe kavuşmasını sağlamalıdır. Unutmamak gerekir ki, Hz. Mehdi (as)'ın zuhuru ve İslam ahlakının yeryüzüne hakim olması Allah'ın takdir ettiği kaderdir. İnsanlar Hz. Mehdi (as)'a destek olsalar da olmasalar da Allah onu başarılı kılacak, inkar edenlerin tüm fitnelerini onun vesilesiyle ortadan kaldıracak ve İslam ahlakını hakim edecektir. Dolayısıyla, Hz. Mehdi (as)'ın yardımcılarından olmak için niyet eden, bunun için çaba gösteren, Türk İslam aleminin birlik olmasını isteyen, dünyanın dört bir yanında eziyet gören Müslümanları kurtarmak için fikren mücadele eden herkes aslında kendi nefsi için mücadele etmektedir. Rabbimiz'in Ankebut Suresi'nde buyurduğu gibi,
"Kim cehd ederse (çaba gösterirse), yalnızca kendi nefsi için cehd etmiş olur. Şüphesiz Allah, alemlerden müstağnidir." (Ankebut Suresi, 6)






Giriş

Vicdan Sahibi İnsanlara Çağrı...

zulüm gören insanlar
İnsan sıkça rastladığı olaylara karşı hemen bir alışkanlık kazanır. Hatta zaman içinde bu alışkanlık öyle bir hal alır ki, ilk gördüğünde kendisinde şiddetli bir şaşkınlık ya da tepki oluşturan olaylar, bir süre sonra rutin konulara dönüşür.
Dünya üzerinde süren savaşlar ve çatışmalar da böyle olaylardandır. Bir ülkede bir işgalin, katliamın veya soykırımın başlaması dünyanın dört bir yanında ilk önce şiddetli bir tepki oluşturur. Örneğin Bosna'da ilk çatışmaların başladığı günleri düşünelim, ya da Çeçenistan'ı, Filistin'i... Yakın zamanda babasının kucağında İsrail askerlerinin kurşunlarına hedef olan Filistinli çocuğun görüntüsü, kundaklarında katledilen Çeçen bebekler, Bosna'da büyük bir soykırıma maruz kalan kadınlar, yaşlılar, gençler...
İnsanlar, bu görüntüleri gördükleri ilk günlerde içlerinde duydukları tepkiyi, birşeyler yapma isteğini sık sık dile getirmişlerdir. Ancak ardı arkası kesilmeyen haberler zaman içinde dikkatlerini çekmez olur. Her gün yeni kişiler ölür, kadınlar tecavüze uğrar, çocuklar kurşunlara hedef olur, mayınlara basıp kolunu ya da bacağını kaybeder... Ancak insanların ilk günlerde verdikleri tepkiler yerini garip bir duyarsızlığa bırakır. Hatta gazeteleri aldıklarında, savaş haberlerinden çok hemen yan sütunda yer alan magazin içerikli bir haber ilgilerini çeker. Çünkü Filistin'de, Afganistan'da, Irak’ta, Keşmir'de ya da Doğu Türkistan'da her gün birkaç kişinin ölmesi, neredeyse "sıradan bir haber" haline gelmiştir.
Dahası bu vahşetleri sanki makul birer siyasi gelişme gibi gösteren bir propaganda da bir taraftan yürürlüktedir. Bu nedenle birçok insan, Çeçenistan'da yaşanmış olan büyük katliamı Rusya'nın bir iç sorunu, Filistin'de yaşananları İsrail ile Filistin arasında bir toprak mücadelesi, Keşmir halkına yönelik Hint zulmünü ise bölgenin stratejik konumundan kaynaklanan bir problem olarak değerlendirmektedir. Diğer pek çok nedenin yanında, tarihi ve ekonomik nedenlerin de çatışmaların meydana gelmesinde etkili olduğu doğrudur. Ancak yakın geçmişte Çeçen halkının bazı Ruslardan gördüğü baskının, Ortadoğu'da yaşanan çatışmaların, Afrika'daki Müslüman halkların maruz kaldığı şiddetin, Balkanlar'daki Müslümanların tüm dünyanın gözleri önünde gördükleri şiddetli baskının ve uygulanan etnik temizliğin tek nedeni ekonomi ya da iç sorunlar değildir. Bu insanların Müslüman olmaları -kitabın ilerleyen bölümlerinde de örnekleriyle inceleyeceğimiz gibi- bu çatışmaların ana nedenlerinden birini oluşturmaktadır.
Bu insanlar Allah'a iman ettikleri, hayatlarını inançlarının gerektirdiği şekilde geçirmek istedikleri ve çocuklarını da inançlı kimseler olarak yetiştirmeyi amaçladıkları için çeşitli baskılara maruz kalmaktadırlar. Güçlü bir İslam devleti ya da İslam ülkelerinin oluşturduğu güçlü bir birlik ise pek çok Batılı ülkede büyük bir rahatsızlık uyandırmakta, pek çoğunun da çıkarlarını tehdit etmektedir. Oysa Kuran ahlakına tam uyan bir ülke ya da birlik sadece Müslümanların değil, dini ve inancı ne olursa olsun tüm insanların koruyucusudur. Böyle bir birliğin varlığı hiç kimse için bir tehdit unsuru değildir, tam tersine tüm dünya ülkeleri ve halkları için güvenlik ve barışın teminatıdır.
Konunun bir başka yönü ise, bazı insanların bu ülkelerde yaşananlar hakkında hiç bilgi sahibi olmamaları, hatta birçok ülkenin adını dahi bilmemeleridir. Sudan'da, Cezayir'de, Endonezya'da, Patani'de, Burma'da, Cibuti'de, Tunus'ta, Bangladeş’te yaşayan Müslümanların karşı karşıya bulundukları zorlukların, baskıların, her gün bir yenisi gerçekleşen şiddet eylemlerinin, açlığın ve sefaletin farkında dahi olmayan bir insanın durumu çok daha düşündürücüdür. Çünkü bu kişinin, varlıklarından haberdar olmadığı iman sahibi kişilere yardım elini uzatması elbette mümkün olmayacaktır. Bir kesim ise yapılan zulüm ve haksızlıkların farkındadır. Ancak bu kişilere yardım edebileceğini, zulmün engellenmesi için çaba sarf edebileceğini aklına dahi getirmez. Üstelik hiçbir şey yapamayacağı konusunda kendisini o kadar inandırmıştır ki, ne okuduğu haberler ne de gördüğü görüntüler vicdanında en ufak bir etki oluşturmaz.
Oysa iman eden bir insan, her duyduğundan ve her gördüğünden sorumludur. Allah Kuran'da Müslümanlara şöyle seslenmektedir:
Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: "Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize Katından bir veli (koruyucu sahib) gönder, bize Katından bir yardım eden yolla" diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına mücadele etmiyorsunuz? (Nisa Suresi, 75)
Allah'ın ayetteki emrini tutan iman ve vicdan sahibi kişilerin olan bitenlere gözlerini kapamaları, onları görmezlikten gelmeleri mümkün değildir. Bir Müslümanın dünya üzerinde böylesine şiddetli bir zulüm devam ederken, rahat yatağında kayıtsızca uyuması, boş işlerle oyalanması, yalnızca kendi eğlencesini ve çıkarlarını düşünmesi imkansızdır. Çünkü iman eden bir kişi haksız savaşların, katliamların, zulmün, açlığın, ahlaki dejenerasyonun, kısaca dünya üzerindeki tüm sorunların temel çözüm yolunun Kuran ahlakının insanlar arasında yaygınlaşması olduğunu bilmektedir. Bu bilgi ona çok büyük bir sorumluluk yüklemiştir; dünyaya İslam dinini ve dinin getirdiği güzellikleri anlatmak, Kuran ahlakını yaymak ve dinsizliğe karşı fikri bir mücadele yürütmek...
Bu şerefli sorumluluğa sahip çıkan kişiler, dünya üzerinde zulüm gören tüm insanları Kuran'ın rehberliğinde aydınlığa çıkaracaklardır:
… Size Allah'tan bir nur ve apaçık bir Kitap geldi. Allah, rızasına uyanları bununla kurtuluş yollarına ulaştırır ve onları Kendi izniyle karanlıklardan nura çıkarır. Onları dosdoğru yola yöneltip-iletir. (Maide Suresi, 15-16)
Bu kitap yazılırken amaçlanan da, dünyanın dört bir yanındaki mazlum Müslümanların durumlarını tüm açıklığıyla ortaya koymak ve vicdanlı insanları bu gerçeği düşünüp çözüm yolları aramaya davet etmektir. İçinde bulunduğumuz devir, gaflete kapılmaya, sessiz kalmaya, umursuz davranmaya, dünya hayatının kısa yararının peşine düşmeye, nefsani tartışma ve çekişmelerle vakit öldürmeye uygun bir devir değildir. Milyonlarca Müslüman bu kadar büyük bir zulüm altındayken İslam için bir çaba içerisinde olmamak, çok büyük bir vicdansızlık olur. Ve kuşkusuz insanı ahirette büyük bir vebal altında bırakır.
Adnan Oktar

Müslümanın Mücadelesi İlimle, Fikirle Olur

MUHABİR: Evet, biraz hocam terör hakkında konuşsanız, şu an Afganistan’da intihar saldırıları oluyor. İslam’da böyle bir şey var mı? İnsanların intihar edip de ben cihat ediyorum demeleri gibi bir şey var mı?
ADNAN OKTAR: İntihar etmesine ne gerek, bir kere intihar zaten haramdır. Bir insanı suçsuz ve haksız yere öldürmek, cehennemden hiç çıkmayacak şekilde cezaya mucip olan bir şeydir. Kendini öldüren insan bir insan öldürmüş oluyor ve büyük bir harama girmiş oluyor ve mazaAllah tövbe etmeden de gittiği için, ömür boyu cehennemde kalması tehlikesi vardır. Onun için Müslüman kendini öldüreceğine kendini eğitir, çok kaliteli hale getirir, bilgisini arttırır, sevgisini, şefkatini, merhametini, gücünü arttırır, gider insanlara tebliğ yapar. Gidip orada insanları bombalamaya ne gerek, git aralarına konuş, tebliğ et, İslam’ı anlat. Peygamber Efendimiz (sav) ilk zuhur yıllarında biliyorsunuz, kendini belli etmediği bir dönem vardı, yoğun olarak tebliğ yapıyorlardı, gizli gizli, sonra açık açık tebliğe başladılar, hakaret gördüler, baskı gördüler, dövüldüler, sövüldüler, tecrit edildiler, ambargo uygulandı hatta o ülkeyi bırakıp hicret edip başka yere gittiler. Bu kadar zorluklar içerisinde tebliğ yaptılar,Müslümanlar da bu şekilde yapacak, tebliğ yapacaklar, anlatacaklar, asmayla, kesmeyle bombalamayla bu yolda faydalı olamazlar, bu yanlış, Kuran’a da uygun değil, akıllı mantıklı hiç değil yani Kuran aklıyla, Kuran mantığı ile hiç uygun değil, çok yanlış.
Medrese açıyorlarsa çok güzel, maşaAllah. Dini imanı anlatsınlar, bilimden bahsetsinler, Darwinizm’in aleyhinde faaliyet yapsınlar, felsefeleri çürütsünler, Marksizm’e, Leninizm’e, faşizme, komünizme karşı ciddi bir ilmi faaliyet içinde olsunlar. Kültürlerini arttırsınlar, çok şık temiz giyinsinler, güzel ahlakı etrafa yaysınlar. İslam böyle yayılır. Gidip garibanların, ilgisiz alakasız adamların gidip ağzını burnunu kırmak, onları delik deşik etmek, bombalamak, bunlar İslam’da yok. Bunlar Peygamber Efendimiz (sav)’in hiçbir şekilde tasvip etmediği, Kuran’da olmayan, sonradan çıkarılmış, çirkin uygulamalar. Ve çirkin yanlış uygulamalar ve harama giriyorlar.
Doğrusu o medreseleri güllük gülistanlık hale getirmek. Modern ve güzel medreseler kurmak, orada insanları eğitmek, aydınlatmak değil mi, sevgiyi, barışı, kardeşliği, sevecenliği, insancıl olmayı, yardımseverliği, kısaca güzel ahlakı anlatmak ve etrafa yaymak. Bombalamayla din yayılmaz, bilakis ters etki yapar. Terör tamamen zarar verir. Ama bu tarzda bir çalışma dini çığ gibi yayar ve her yere İslam ahlakının hakim olmasına sebep olur inşaAllah. (Sayın Adnan Oktar'ın Afganistan Ayna röportajından, 12 Aralık 2008)

Müslümanların Mücadelesi Kuran Ahlakına Uygun Olmalıdır

Adnan Oktar
Bir Müslüman tüm hayatını Allah'ın Kuran'da emrettiği ahlak üzerine kurmalıdır. Günlük hayatında, ticaret sırasında, bir iş üzerindeyken ya da insanlarla ilişkilerinde nasıl adaletli, hakkaniyetli davranıyorsa, savaşta, savunma sırasında ya da topraklarından sürüldüğü zaman da aynı ahlakı göstermelidir. Yine tevekküllü olmalı, adaleti ayakta tutmalı, Allah'ın emir ve tavsiyelerine titizlikle uymalıdır.
Bilindiği gibi İslam kelimesi, Arapçada 'barış' kelimesiyle aynı anlama gelmektedir. Kuran ayetlerinde insanlar, yeryüzünde sevginin, şefkatin ve barışın yaşanabileceği model olarak İslam ahlakına çağrılmaktadır. Allah, insanlar arasında hiçbir ayrım yapmadan adaletle hükmetmeyi, insanların hakkını korumayı, zulme asla rıza göstermemeyi, zalime karşı mazlumdan yana tavır almayı, ihtiyaç içinde olanlara yardım eli uzatmayı emretmektedir. Bu adalet, bir karar vermek gerektiğinde her iki tarafın da hakkını korumayı, olayları çok yönlü değerlendirmeyi, ön yargısız düşünmeyi, tarafsızlığı, hakkaniyeti, dürüstlüğü, sevgiyi, merhameti ve şefkati gerektirmektedir.
Kuran'da, "Ey iman edenler, adil şahidler olarak, Allah için, hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın. Adalet yapın. O, takvaya daha yakındır. Allah'tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızdan haberi olandır" (Maide Suresi, 8) ayetinde de bildirildiği gibi kin, nefret ve öfke gibi duygular iman eden bir kişinin aldığı kararları, ahlakını ve uygulamalarını etkilememelidir. Müslüman her zaman Kuran ayetlerine göre hareket etmeli, sabırlı, tevekküllü ve itidalli davranmalı ve fevri bir tepki göstermekten şiddetle kaçınmalıdır. Allah'ın"Andolsun, Biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele" (Bakara Suresi, 238) ayetinde de bildirdiği gibi dünya hayatında bir denemeden geçirildiğini asla aklından çıkarmamalıdır. Allah Kuran ayetlerinde hiçbir suçu olmayan, savunmasız kadınların, yaşlıların ve çocukların öldürülmelerini yasaklamıştır.
Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)'in hayatına baktığımızda da, savaşın ancak zorunlu hallerde ve savunma amaçlı olarak başvurulan bir yöntem olduğunu görebiliriz.
Kuran'ın Peygamberimiz (sav)'e vahyi tam 23 yıl sürdü. Bunun ilk 13 yılında Müslümanlar Mekke'deki putperest düzenin içinde azınlık olarak yaşadılar ve çok büyük baskılarla karşılaştılar. Pek çok Müslümana fiziksel işkenceler yapıldı, bazıları öldürüldü, çoğunun evi ve malları yağmalandı, sürekli hakaret ve tehditlerle karşılaştılar. Buna rağmen Müslümanlar şiddete başvurmadan yaşamaya devam ettiler ve putperestleri hep barışa çağırdılar.
Sonunda putperestlerin baskıları dayanılmaz bir noktaya vardığında, Müslümanlar daha özgür ve dostane bir ortamın bulunduğu Yesrib (sonradan Medine) şehrine hicret ederek burada kendi yönetimlerini kurdular. Kendi siyasi yapılarını bu şekilde oluşturduktan sonra bile, Mekke'nin saldırgan putperestlerine karşı savaşa girişmediler.
Dahası Peygamberimiz (sav), putperestlerin pek çok talebini kabul eden bir barış anlaşması (Hudeybiye Barışı) yaparak, barış ve güvenlik ortamı sağladı ve putperestlerle barış içinde yaşanacak bir sosyal yapı tesis etti. Anlaşmayı bozan taraf yine putperestler oldu ve bu durumda yeni bir savaş durumu başladı. Ama Müslümanların sayısının hızla artması sonucunda İslam ordusu putperest Arapların karşı koyamayacağı bir güce ulaştı ve Peygamberimiz (sav) bu güçlü orduyla Mekke üzerine yürüyüp şehri fethetti. Bu fetihte hiçbir şekilde kan akmadı, tek bir kişinin burnu bile kanamadı.
Peygamberimiz (sav) geçmişte kendisine ve Müslümanlara karşı ağır baskılar ve işkenceler uygulayan müşriklerin  hiçbirine dokunmadı ve onları affederek inançları içinde serbest bıraktı. Bu yüksek karaktere hayran olan müşrikler, daha sonra kendi rızalarıyla İslam'ı kabul ettiler. Sadece Mekke fethinde değil, Peygamber Efendimiz (sav) döneminde yapılan tüm savaş ve fetihlerde masum ve savunmasız insanların hakları titizlikle korunmuştur. Mübarek Peygamberimiz (sav) müminlere bu konuda birçok kez hatırlatmalarda bulunmuş, kendi uygulamalarıyla onlara örnek olmuştur. Nitekim bir hadisinde savaşa çıkan müminlere "Resulullah'ın dini üzerine sefere çıkın. Ancak; ihtiyar, kadın ve çocuklara ilişmeyiniz. Islah ve ihsan ehlinden olunuz. Allah muhlisleri sever"1 şeklinde seslenmiştir. Peygamber Efendimiz (sav) Müslümanların sıcak savaştayken dahi nasıl bir tutum içinde olmaları gerektiğini bir diğer hadisinde şu sözleriyle ifade etmiştir:
"Çocukları öldürmeyiniz. Kiliselerinde kendilerini ibadete vermiş kimselere dokunmaktan sakınınız! Kadınları, yaşlanmış pir-i fanileri öldürmeyiniz. Ağaçları yakmayınız ve kesmeyiniz. Evleri de yıkmayınız!"

İntihar İslam'a Aykırıdır

İslam hakkında yanlış bilgilere sahip olan çevreler, bu barış dininin intihar saldırılarına izin verdiği yönünde son derece hatalı bir düşünceye sahiptirler. Oysa başka insanları öldürmek gibi insanın kendini öldürmesi de İslam'a aykırıdır. Allah, "Ve kendi nefislerinizi öldürmeyin" (Nisa Suresi, 29) ayetiyle intiharı açıkça haram kılmıştır. Bir insanın, her ne sebepten olursa olsun, kendisini öldürmesi İslam'a göre yasaktır. Peygamberimiz (sav) de bir hadisinde intiharın haram olduğunu belirtmekte ve bu hareketi yapanların ateşle karşılık bulacaklarını bildirmektedir:
Kim kendisini dağdan atarak intihar ederse o cehennemlik olur. Orada ebedî olarak kendini dağdan atar. Kim zehir içerek intihar ederse, cehennem ateşinin içinde elinde zehir olduğu halde ebedî olarak ondan içer. Kim de kendisine demir saplayarak intihar ederse, cehennemde ebedî olarak o demiri karnına saplar.
Hadiste de görüldüğü gibi intihar etmek, dolayısıyla intihar saldırısında bulunmak -ve bu saldırıyla birlikte masum insanların hayatına da son vermek- İslam ahlakına kesinlikle aykırıdır.

İslam'da Terör Yoktur

İSLAMDA TERÖR YOK
Günümüzde İslam adına ortaya çıkarak terör uygulayanlar veya bunu destekleyenler -ki bunlar İslam dünyasındaki küçük bir azınlığı temsil etmektedir- İslam'dan değil Darwinist, ateist ve materyalist ideolojilerden yola çıkmaktadırlar. İslam'ın özünü hiçbir şekilde anlamamakta, bir barış, huzur ve adalet dini olan İslam'ı, kendi sosyal ve kültürel yapılarından kaynaklanan barbarlığa kendi akıllarınca alet etmeye çalışmaktadırlar. Bu barbarlığın kaynağı ise, Darwinizm ve materyalizmdir, insan sevgisinden nasibini almayan kişilerin akılsızlıklarıdır.
Şu bir gerçektir ki, son bir kaç asırdır İslam dünyasının dört bir yanındaki Müslümanlar bazı Batılı güçler veya onların uzantıları tarafından zulme uğratılmıştır. Sömürgeci anlayışa sahip Avrupa devletleri, Batılı bazı odaklar tarafından desteklenen yerel sömürgeciler veya yerel baskıcı rejimler, Müslüman kitlelere büyük acılar yaşatmıştır. Ama bu, Müslümanların Kuran'a göre anlaması, yorumlaması ve tepki vermesi gereken bir durumdur. Kuran'da hiçbir zaman "zulme karşı zulüm" uygulanmasına izin verilmez. Aksine, Allah ayetlerinde Müslümanlara "kötülüğe karşı iyilikle cevap vermelerini" emreder:
İyilikle kötülük eşit olmaz. Sen, en güzel olan bir tarzda (kötülüğü) uzaklaştır; o zaman, (görürsün ki) seninle onun arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost(un) oluvermiştir. (Fussilet Suresi, 34)
Müslümanların, kendilerine uygulanan zulme karşı elbette tepki duymaları, bunu uygulayanlara buğz etmeleri meşru bir haktır. Ama bu hiçbir zaman gözü kapalı bir nefrete, adaletsiz bir husumete neden olmamalıdır. Allah, bu konuda Müslümanları "... bir topluluğa olan kininiz, sakın sizi haddi aşmaya sürüklemesin. İyilik ve takva konusunda yardımlaşın, günah ve haddi aşmada yardımlaşmayın ve Allah'tan korkup-sakının" (Maide Suresi, 2) diyerek uyarmaktadır.
Dolayısıyla, "dünyadaki mazlum milletlerin temsilciliği" iddiasıyla ortaya çıkarak diğer milletlerin suçsuz insanlarına karşı terör uygulamanın İslam'la hiçbir ilgisi olamaz.
Burada belirtilmesi gereken bir diğer husus, Batı içinde yer alan bazı odakların Müslümanlara karşı yukarıda sözünü ettiğimiz zulüm ve baskılarının, Batı'nın tümünün değil, bu medeniyete 19. yüzyılda hakim olan materyalist, din-dışı felsefe ve ideolojilerin suçu olduğudur. Avrupa sömürgeciliği, Hıristiyan ahlakından doğmamıştır, aksine bu ahlaka karşı çıkan din-dışı akımdan doğmuş ve en büyük vahşetlerini 19. yüzyıldaki Sosyal Darwinist ideolojinin desteğiyle gerçekleştirmiştir. Bugün de Batı dünyasının içinde hala zalim, bozguncu, çatışmacı unsurlar olduğu gibi, özellikle Hıristiyanlıktan kaynak bulan barışçı, iyiliksever ve adalet yanlısı bir kültür de vardır. Aslında dünya üzerindeki temel fikir ayrılığı Batı ve İslam dünyası arasında değil, hem Batı'da hem de İslam dünyasında dindarlar ile din aleyhtarları (materyalistler, ateistler, Darwinistler vs.) arasındadır.
Kendilerince İslam adına teröre başvuranların, İslam'la hiçbir ilgisi bulunmadığının diğer bir göstergesi, bu eylemlerin yakın zamana kadar komünist ideoloji ile özdeşleşmiş oluşudur. Bilindiği gibi günümüzdeki Batı karşıtı terör eylemlerinin benzerleri 1960'lı ve 70'li yıllarda da Sovyetler Birliği'nden destek alan komünist örgütler tarafından gerçekleştirilmiştir. Komünist ideolojinin etkisini yitirmesiyle birlikte, söz konusu örgütleri doğuran sosyal yapıların bir kısmı kendilerince İslam adına ortaya çıktıklarını iddia etmektedirler. Eski komünist söylemlerine İslami bazı kavramlar ve semboller katarak oluşturmak istedikleri bu "din kisvesine bürünmüş vahşet", gerçekte İslam'ın özünü oluşturan ahlaki değerlere tamamen aykırıdır.
Bu konuda belirtilmesi gereken son bir husus da, İslam'ın herhangi bir millete veya coğrafyaya ait olmadığıdır. İslam, Allah'ın insanlara yol gösterici olarak indirdiği son dindir ve tüm insanlığa hitap etmektedir. Müslümanlar, inandıkları hak dini her kültürden her millete anlatmak, tanıtmak ve onların kalplerini İslam'a ısındırmakla yükümlüdürler.
Dolayısıyla, İslam adına ortaya çıkarak terör uygulayan, baskıcı rejimler oluşturan, dünyayı güzelleştirmek yerine çirkinleştiren kişi ve gruplara karşı tek bir çözüm vardır: İslam ahlakının ortaya konması, anlatılması, kitleler tarafından anlaşılması ve yaşanması.
Adnan Oktar

Darwinizm Terörün Kaynağı, İslam İse Terörün Çözümüdür

ADNAN OKTAR: 11 Eylül saldırısını yapanların hepsi Darwinist, materyalist ateist eğitimden geçmiş, Avrupa’da eğitim görmüş, maddeci görüşe sahip insanlar. Yani kimliğinde Müslüman yazıyor olması önemli değil ki. Filistin’de de komünistler vardı, Suriye’de de komünistler vardı, Irak’ta da komünistler vardı, ama şu an elhamdülillah çok dindar oldu bu ülkeler. Ama Marksist yetişmiş, solcu eğitim almış, Darwinist, materyalist eğitimden geçmiş insanların adının Hasan olması, Mehmet olması bir şeyi değiştirmez. Yani materyalist materyalisttir. Materyalist bir insanın yaptığı, Darwinist bir insanın yaptığı eylem materyalist Darwinist bir eylemdir. Marksist bir eylemdir. Dolayısıyla bunları Müslümanlara mal etmenin alemi yok. Yani her türlü terör eylemini yapan insanlara baktığımızda mutlaka Darwinist eğitimden geçtiğini görüyoruz. Materyalist eğitimden geçtiğini görüyoruz. Allah’tan korkan, Allah’ı canından çok seven, ahirete gideceğine inanan, cennete cehenneme inanan bir insan gidip masum çocukları masum kadınları gelip bombalayabilir mi? Ne cesaret bu? Allah’tan korkan bir insanın gücü yeter mi buna? Tahayyül dahi edemez, tahayyül. Yani aklından geçiremez, değil eylem yapmak. Bunu yapanlar genellikle o tarz insanlar, anlattığım tarzda, yani dini eğitimi olan fakat görüş olarak Darwinist materyalist olan insanlar.  Bunu İslam’a mal edemeyiz. Terörün kaynağı Darwinizmdir ve materyalizmdir.  Marksizm, Leninizm vardır, Leninist düşüncede terör zaten şarttır yani. Marksizm teorik, Leninizm pratiğidir komünizmin. Komünist düşüncenin pratiğidir. Pratiğe ulaşmanın yolunun da terör olduğunu söyler Lenin. Yani terörsüz bir komünizm düşünemiyor Lenin. Klasik Marksizm, Leninizm düşüncesinde terör şarttır. Ve adamlar bunun gereğini yapıyorlar. Bu kadar.
Bakın bunlar Baas partisinin eski üyeleri ve onların yetiştirdiği insanlar. Irak Baas ve Suriye Baas bunlar hep Marksist, Leninist ve Stalinist eğitimden geçmiştir. Irak özellikle kum gibi Stalinist kaynar. Stalinizm'de zaten şiddet ana konulardan bir tanesidir. Yani şiddet yoksa Stalinizm yoktur zaten. Irak devlet başkanı Saddam tipini bile Stalin’e benzetmeye çalışıyordu ve tam bir Stalin hayranıydı. Marksist Leninist görüşe sahipti. Stalin’e hayranlığını defalarca dile getirmiştir. Ve uygulamaları da Stalinist uygulama olmuştur. Kitle katliamları, kitle şeklinde insanları öldürme Stalin'in yöntemlerinden biridir. Hayranlığından dolayı aynı uygulamaları yapmıştır. Baascı askerler, Baascı bir kısım insanlar halkın arasına dağılmışlardır. Halen bu eylemleri yapmaktadırlar. Cennete gideceğiz sözü de onun zahirdeki bir ilavesidir. Cennete cehenneme inanan bir insan Allah’tan korkar, gidip çoluk çocuğu öldüremez. Masum insanları öldüremez.
İslam’da savaşın bir hukuku vardır. Kuran'da bu belirtilmiştir. Peygamberimiz (sav)'in sünnetiyle sabittir. Savunma savaşları vardır ve kadına ve çocuğa da asla dokunulmaz, asla... Sadece savaş ilan edilir bir ülkeye, ülke de sana savaş ilan eder. Legal bir savaş vardır, legal aleni bir mücadele yapılır. Ama barış anlaşması yaptığın bir ülkeye, barış anlaşması sabit duruyorken üç beş kişi çıkıp ben buna savaş ilan ettim derse bu olmaz. Hele çoluğa çocuğa saldırırsa bu hiç olmaz. Yani bunları bıraksınlar. İslam kültürle, bilgiyle, sevgiyle şefkatle, sanatla estetikle akılla yayılır. Rezalet çıkarılarak yayılmaz. Kan dökerek yayılmaz. Peygamber Efendimiz (sav) Ukaz panayırına gidiyordu, adamlar haşa, o nurlu güzel insana hakaret ediyorlardı. Diken atıyorlardı geçtiği yollara. Deve işkembesi attılar üstüne. O yine gitti tebliğ yaptı. İslam’ı anlattı, Kuran’ı anlattı. Şefkatle ve yıllarca, yılmadan. Artık şiddetli baskılarına dayanamadı biliyorsunuz hicret etti. Hicret ettiği yerlerde de tebliğ yaptı. Bütün savaşları Peygamber Efendimiz (sav)'in savunma savaşıdır. Canını koruma savaşıdır yani bir yere böyle gidip gaspen ve zorla ele geçirmemiştir. Her yerde savunma savaşıdır. (Sayın Adnan Oktar'ın Azernews röportajından, 23 Ekim 2008)